Bir Fransız Gibi Hissettiğimiz Paris Gezimiz

Bu seferki rotamız Paris! Aklımızdaki plan çok bilinen turistik yerleri hızlıca gezip Paris’in az bilinen yüzünü gezmek, keşfetmek, Fransız gibi hissetmek…

Paris Gezisi için Öncelikli Hedefimiz: Paris Uçak Bileti

paris_ucak_bileti

20 Temmuz Cuma sabahı Pegasus ile uçtuk Paris’e. Otele yerleştikten sonra kendimizi Paris sokaklarına attık. İlk günümüzü bilindik yerlere ayırmak istedik. Zaten yol ve otele yerleşme derken vakit, öğleni geçmişti. Tabii ki ilk olarak Eyfel Kulesi’ni görmeye gittik. Şimdi milyonların ilgisini çeken bu kule, zamanında yapılırken pek çok tepki toplamış. Çünkü, bu demir yığınının şehri çirkinleştireceği düşünülmüş. Bu protestoların sonuç vermediğini de karşımızdaki kuleden görüyoruz. Kulenin etrafı farklı açılardan ilginç pozlar vermek isteyen turistlerle doluydu. O meşhur sanatsal çalışmalı fotoğrafların perde arkasına düşüvermiştik. Bizse kulenin “Bi de beni tek çek.” dediğini duyar gibi Eyfel Kulesi’ni tek çektik.

Quartier Latin ve Eyfel Kulesi

eyfel-sehir-manzarasi

Eyfel Kulesi’nin ardından yine Saint Germain bölgesinde yer alan Saint Germain Bulvarı’nda yürümeye koyulduk. Bu bölge Paris’te Quartier Latin (Latin Mahallesi) olarak biliniyor. Bu arada şunun altını çizelim; bu bölge, Paris’in en canlı, en hareketli ve en sanat dolu bölgesi. Zaten Eyfel Kulesi de bu bölgede bulunuyor. Saint Germain Bulvarı ise Latin Mahallesi’nin ortasından geçiyor ve yaklaşık 3,5 km uzunluğunda. Bulvar üzerinde çok ünlü mağazalar, lüks kafe ve restoranlar, pek çok sanat galerisi, kitapçı ve kilise bulunuyor. Yani yürüyüşümüz hayli uzun sürdü.

Paris Gezisi Devam Ediyor: Saint Germain des Prés Kilisesi

saint_germen_des_pres_klisesinin_ici

Bulvar üzerindeki Saint Germain des Prés Kilisesi‘ni gezdik. Bu kilisenin yapımı 6. yüzyıla dayanıyor. Kiliseye dışarıdan baktığımızda ilk dikkatimizi çeken kocaman çanı oldu. Asıl bölümü ise ağaçların arasına gizlenmişti. Kiliseyi gezdikten sonra hemen karşısındaki meşhur kafe Les Deux Magots’a oturduk. Biraz soluklanma vakti! Bu kafeyi özel ve meşhur kılan ise vakti zamanında  Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Pablo Picasso, James Johns, Bertolt Brecht gibi isimlerin uğrak yeri olması. Acaba hangi masada oturmuşlardı? Burada kahve içtikten ve biraz dinlendikten sonra Latin Mahallesi keşfimize devam ettik.

Saint Germain des Prés Meydanı’nı, Odéon’u gezdik ve başka kiliselerin önünden geçtik. Hayli yorulmuştuk ama değmişti. Akşamı da etmiştik. Şimdi güzel şeyler yeme vakti! Les Deux Magots’a yakın olan Relais de l’Entrecôte’ı seçtik akşam yemeği için. Sadece öğle ve akşam saatlerinde açık olan bu restoranda bir de kesinlikle kuyruk oluyor. Biz de nasibimizi aldık tabii kuyruktan. Restoranın atmosferi son derece sıcak ve zarif. Menüsü ise fiks; antrikot, cevizli yeşil salata, bol patates kızartması. Masaya oturduğunuzda siz sadece etinizin nasıl pişmesini istediğinizi söylüyorsunuz. Tek kelimeyle, enfesti! Biz Türkler için porsiyonlar biraz küçük kalıyor ama yine de yolunuz buralara düşerse kesinlikle uğramalısınız. Yüzümüzde kocaman bir tebessümle ayrıldık restorandan.

Lüksemburg Bahçesi ve Sarayı

luksemburg_bahcesi_ve_luksemburg_sarayi

Ertesi sabah kahvemizi ve kruvasanımızı kaparak şehir parklarından biri olan Lüksemburg Bahçesi’ne (Jardin de Luxembourg) yayıldık. Yeşilliğe, parklara, doğaya bayılan bir çift olmamız mutluluk verici bir tesadüf bizim için. 22 hektarlık bir alana kurulmuş olan bu park, cennetten bir köşe. İki yanı ağaçlarla çevrili yemyeşil bir yolda yürümek inanılmaz huzur vericiydi. Sanki tüm kaos, trafik, kentleşme yok olmuştu bir anda. Parkın içindeki havuzda hem çocuklar hem de büyükler küçük yelkenli teknelerini yüzdürmeye çalışıyordu. İnsanların kimisi katlanır sandalyelerine kurulmuştu, kimisi çimlere yayılmıştı. Parkın içinde bir de dev Lüksemburg Sarayı yer alıyor. Zaten bu park da zamanında sarayın bahçesiymiş. Parkın içindeki yürüyüşümüz bizim için harikaydı. 22 hektarlık alanda keşfedilmeyi bekleyen öyle çok güzellik vardı ki! Hepsini keşfedemeğimize eminim.

Lüksemburg Bahçesi’nden sonraki durağımız Yahudi Mahallesi idi. Aslında yolumuzun üzerinde Notre Dame Katedrali vardı ama Pazar ayinine de şahit olmak için sonraki gün gitmeyi planladık.

Yahudi Mahallesi (Le Marais), yaklaşık 600 yıl önce Paris’ten kovulan Yahudiler’in yerleştiği bölge. Günümüzde modern sanatın merkezi olan bölge aynı zamanda uç noktaların ahenk içinde yaşadığı bir yer. Öyle ki; koşer restoranları, falafel büfeleri, gay barları, sokak sanatçıları, kafalarında Kippa ile Ortodoks Yahudileri, Yahudi kitapçıları ve nicesi… Bir diğer özelliği ise metrekareye düşen gay ve Yahudi sayısının çok olması.

Paris Gezisinde Sıradaki Durak: Louvre Müzesi

louvre_muzesi_girisi

Yahudi Mahallesi’nden sonra da Louvre Müzesi’ne geçtik. Fransa’nın ilk müzesi olma özelliğini taşıyan Louvre Müzesi gez gez bitmeyen türden bir müze. Bilet almak için beklediğiniz kuyruk da hayli uzun olabilir. Çünkü, buraya, Leonardo Da Vinci’nin dünyaca ünlü eseri Mona Lisa’yı görmek için dünyanın dört bir yanından turist geliyor. Binbir türlü hengame içinde ulaştığımız tablonun önü tabii ki çok kalabalıktı. Sadece Mona Lisa’ya odaklanmamak gerek, birbirinden değerli çok sayıda eser var. Ve bölüm bölüm sergileniyor bu eserler. Fransız ressamları bölümü, Antik Yunan, Antik Mısır gibi çok sayıda bölüm var.

Uzunca süredir geziyoruz, artık acıktık. Bunu tahmin ettiğimiz için akşam yemeği rezervasyonumuzu çoktan yapmıştık. Vedat Milor onaylı Chez Michel’e gidiyoruz! Buranın aşçısı Michel Breton, vakti zamanında Cumhurbaşkanı d’Estaing’in başaşçılığını yapmış. Şatafattan uzak Chez Michel’de klasik Fransız lezzetlerini tadabilirsiniz. Günün menüsünü siyah bir tahtaya yazıyorlar ve biten yemeklerin üzerini çiziyorlar. Çok farklı yemekler vardı; çeşit çeşit deniz ürünleri ve yaban hayvanı etleri. Sonuç ise mükemmel! Dünkü yemeğimize göre porsiyonları daha büyüktü ve bu bizi hayli mutlu etti.

Notre Dame Katedrali ve Gotik Mimari

Paris'te Notre Dame Kilisesi

Pazar günü Notre Dame Katedrali’ndeki ayine yetişmek için erken kalktık. Otelimiz buraya biraz uzaktı. Yakınlardaki bir kafeden birşeyler atıştırıp yola koyulduk. Metrodan inince hedefimize odaklanmış şekilde ilerliyorduk ki karşımızdaki camekanlı yere dair merakımız bizi yolumuzdan çevirdi. Burası Çiçek Pazarı imiş. Merakımız bizi rengarenk ve mis kokan çiçekli bir dünya ile tanıştırdı. İyi ki girmişiz bu camekanlı yere! Bizi bıraksalar bir ömür bu çiçek pazarında yaşayabilirdik. Gözümüz arkada kalarak Çiçek Pazarı’ndan çıktıktan sonra Notre Dame Katedrali’ne geçtik. Burası ününü Victor Hugo’nun Notre Dame’nin Kamburu isimli eserine borçlu biraz da. Fransız gotik mimarisinin en önemli örneklerinden olan katedralin yapımı 1163-1345 yılları arasında sürmüş. Günümüze kadar da birtakım değişikliklere uğramış. Katedrale giriş ücretsiz. Ve Pazar ayini! Çok ilginç bir tecrübe oldu bizim için. Malesef bazı ziyaretçiler saygısızlık yaparak gürültü çıkardılar ama yine de ruhani havayı pek bozamadılar. Okunan ilahiler, dualar, verilen vaazlar ve birtakım ritüeller…

Ayin bittikten sonra kulelere çıkmak için bilet aldık.Hayli dik merdivenlerden çıktık. Dik olduğu yetmezmiş gibi bir de çıktıkça darlaştı. Akıl işi değil ama gelmişken çıkalım dedik bir kere. Ve sonunda ulaştığımız manzara, hepsini unutturdu. Buradan da yan kuleye geçtik. Yine daracık merdivenler ve sonunda 360 derece Paris manzarası. Bu kadar yüksekte olmak ve Paris’i 360 derece görüyor olmak gerçekten inanılmazdı. Yaklaşık 10 dakika sürdü bu hissimiz ve geldiğimiz yerden geri döndük. Katedralin önündeki meydanda Fransa’nın sıfır noktası olarak kabul edilen Point Zero var. Fransa’nın başladığı yerdeyiz!

Sainte Chapelle ve Eşsiz Vitrayları

sainte_chapelle_vitrayları

Buradan çıktıktan sonra etrafı keşfe koyulduk. Fransa’nın en güzel vitraylarının olduğu söylenilen Sainte Chapelle’i (Sent Şapel) gezdik. Tavan ve duvar süslemeleri gerçekten çok güzeldi. Yukarı bakmaktan biraz boynunuz ağrıyabilir. Buradan çıktıktan sonra meşhur kitapçı Shakespeare and Company’e girdik. Hatırlar mısınız bilmem? Burası Before Sunset” ve “Midnight in Paris” filmlerinde geçmişti. Dekorasyonu, kitap çeşitliliği, atmosferi inanılmaz huzur verici. Üst katında bazı yerlerde yatak da var. Bunun sebebi ise genç yazarları desteklemek adına yazma ve çalışma karşılığında burada kısa süre konaklamaya izin verilmiş. Anılarla dolu bir kitapçı!

Kitapçıyı gezdikten sonra birşeyler yemek için Shakespeare and Company Cafe’ye oturduk. Limonlu turtası meşhurmuş dediler. Aslında akşam yemeğimize az bir süre kalmıştı fakat meşhursa denemek gerek dedik. Meşhur olduğu kadar varmış, iyi ki denemişiz.

Biraz daha dolaştıktan sonra akşam yemeğimiz için yakınlarda bulunan Au Vieux Paris Restaurant’a geçtik. Burası turistik bir yerde fakat arka taraflarda gizli kalmış bir sokakta bulunduğu için sadece meraklılarını ağırlıyor. Dekorasyonu tarihi bir dokuyu yaşatıyor. Üst katı kıpkırmızı duvar duvarlı, kıpkırmızı masa örtülü bir yer. Kulağa garip gelebilir ama güzel duruyor. Biz de yemeğimizi bu katta yedik.

Paris’in En Yükseği: Montmarte Tepesi ve Sacre Coeuer Bazalikası

sacre_coeur_bazilikası

Pazartesi günümüzü Montmarte Tepesi’ne ayırdık. Gelmeden önce yaptığımız araştırmalar en az yarım gününüzü ayırmamız gerektiğini söylüyordu. Biz de bonkör davranarak tüm günümüzü buraya ayırmaya karar verdik. Burası Paris’in en yüksek tepesi ve tüm şehre hakim konumda. Manzarasının yanı sıra daracık sokakları, minik dükkanları, restoranları, kafeleri ile oldukça cıvıl cıvıl bir yer. Önce Le Consulat Restaurant’ta oturup kahvaltı yaptık. Ardından henüz yorulmamışken tepeye çıkalım dedik. Daracık bir sokaktan yürümeye başladık. Hem yürüyüş hem keşif oldu bizim için. Sanki Fransa’nın o şirin köylerinden birindeydik. Sağlı sollu dükkanlar vardı. Biraz daha ilerledikten sonra güzel mi güzel bir meydana ulaştık. Sanat meydanı gibiydi, her yanda ressamlar vardı. Yol boyunca laterna çalanlara, pandomim yapanlar denk geldik. Açık hava sanat merkezi gibi bir yer! Yürüyüşümüz sırasında bazen oturup bir kahve içtik, bazen dakikalarca sokak sanatçılarını izledik, hediyelik eşya dükkanlarını gezdik. Dolu dolu ve güzel bir gündü. Akşamı da ettik burada. Akşam karanlığında Paris manzarasını izlemek büyüleyiciydi. Akşam yemeğimiz için Le Basilic’e oturduk. Mekanın estetiğini, dekorasyonun güzelliğinin etkisinde kaldım uzunca bir süre. Servis de oldukça kaliteli ve yemekler lezzetliydi. Yaşasın güzel yemekler!

Bugün artık son günümüz. Öğleden sonra uçağıyla İstanbul’a döneceğiz. Son gün biraz tembellik yaptık o yüzden. Otelimizin çevre sokaklarını keşfettik, tekrar Lüksemburg Bahçesi’ne gidip miskinlik yaptık. Çünkü biz bu parkı çok sevdik, vedalaşmayı hakediyordu. Yine geleceğiz Lüksemburg! Yine geleceğiz Paris!

Paris Gezisi Bonusu: Lollapalooza Festivali

lollapalooza_festivali

21 ve 22 Temmuz, Paris için Lollapalooza Festivali zamanı idi. Biz de bu festivalde yerimizi almıştık.

Dünyanın en prestijli festivallerinden olan Amerikan festivali Lollapalooza, ilk olarak 1991 yılından beri düzenleniyor. Doğum yeri ise Chicago. Kendileri, pop, hip-hop ve alternatif rock’ın büyük isimlerini ağırlayan bir gündüz festivali oluyor.

Paris’e ise daha geçen yıl, 2017’de gelmiş. Ayrıca Paris, Berlin’den sonra Avrupa ayağının ikinci şehri. 2017 yılındaki yoğun ilgi sebebiyle bu yılda müzikseverlerle buluştu. 2 gün süren festivalde Dua Lipa, Depeche Mode, Gorillaz gibi ağır isimler sahne aldı. Yaş ortalaması ise 25’in üzerindeydi. Bizce bu da gelenlerin amacının sadece “eğlence” olmadığını, seçici ve gerçek hayranlar olduğunu gösteriyor.

Konserin gerçekleştiği Hippodrome De Longchamp’a ulaşmak ise inanılmaz kolay. Buraya araba alınmadığı için toplu taşıma kullanmak durumundasınız. Şehrin güneyinden, kuzeyinden veya şehir merkezinden, her yerden buraya ulaşım var. Kuzeyden ve şehir merkezinden geliyorsanız metrodan indikten sonra festival alanına giden ücretsiz servisleri kullanarak 10 dakikada alana varabilirsiniz. Güneyden geliyorsanız metrodan indikten sonra 20 dakikalık yürüyüş sonunda festival alanına varılıyor.

lollapalooza_festival_sahne

Lollapalooza Paris, aynı zamanda çevreye duyarlı da bir festival. Ücretsiz servisleri zaten bunun göstergesiydi. Bunun yanı sıra aynı bardak kullanımı için içeceklerde de indirim sunuyor.

Festival ortamı inanılmazdı! Hem kalabalık olması hem de çok farklı insanların bulunması apayrı bir tecrübe yaşattı bize. Herkes kendi halindeydi. Kimisi müziğe kaptırmış, kimisi arkadaşlarıyla eğlenceli bir sohbetin içinde, kimisi içkisini içiyor, kimisi sadece izliyordu. Türkiye’de görmeye alışık olmadığımız kombinler de yok değildi. Kendimizi hayli sıradan hissettik ama neyse ki yalnız değildik. Festival ortamı da en az festival kadar ses getiren cinstendi.

Hep bir ağızdan bağıra bağıra söylenen şarkılar, coşkulu kalabalık… İnsan zamanı ve mekanı unutuyor, kendini akışın içinde kaybediyor böyle ortamlarda.

Bir cevap yazın